I.MEŞRUTİYET
Cahit Malak*
Osmanlı Devleti içinde bulunduğu bunalımlı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönem ilerlemiştir ve ülke artık yıkılma muhatarası ile karşı karşıya gelmiştir. Bu vaziyet’e bir son vermek için devlet çeşitli arayışlar içine girmiştir. Bu dönemde ‘‘Batı’nın üstünlüğü’’ düşüncesi ortaya çıkmış, devlet düzeltmek için Batılı örneklerden yararlanma yoluna gidilmiştir. Önce askeri açıdan üstünlük kabul edilmiştir. Daha sonra Batı’nın üstünlüğü düşüncesi tamamen her konuda yayılmıştır. Ve Tanzimat Devrinde reformları bunun bir belirtisi olmuştur. Devleti bu durumdan kurtarmak için Islahat hareketlerini başlatmış ama iç ve dış kuvvetler bu hareketleri sabote etmiştir. İşte bu yüzden bu çalışmalar pek de başarılı olamamıştır.
I. Osmanlı Devletinde Meşrutiyet Öncesi Genel Durum
Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere XVII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ülkeleri, Sanayi İnkılâbını gerçekleştirip, teknoloji evresinde çok büyük gelişmeler yaşanması üzerine, dünya siyasetinde belirli bir ağırlık sahibi olmaya başlamışlardır. Bu durum dünya siyasetinde büyük bir yere sahip olan Osmanlı Devletinin siyaset üzerinde olan ağırlığını kaybetmesine neden olmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti teknolojik gelişmelere ayak uyduramamış ve Avrupalı devletlerin gerisinde kalmıştır. Gerilemesinin altında yatan asıl neden ise din ve kültürü değil bu teknolojik gelişmelere ayak uyduramamış olmasıdır.[1] Bunların yanı sıra savaş meydanlarındaki başarısızlıklar da devleti tekrar eski gücüne, eski şaşalı günlerine kavuşturma çabaları ortaya çıkmıştır.[2] Bu çabalardan biri olan Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti Batıya yönelişini resmi bir şekilde ilan etmiş bulunmaktadır. Bu dönemde Osmanlı Devleti içerisinde Türk Edebiyatı’nın belli bir toplumsal işlevi vardır. Bu fonksiyon, tüm toplum sorunlarıyla ilgilenmek ve Batılı görüşleri ülkeye yayma ve benimsetmek gayesi içerisindedir.[3]Osmanlı Devleti Batı’ya yüzünü dönmüş ve Batılı devletler ile ilişkileri geliştirme yoluna gitmiştir. Osmanlı Devleti reform hareketlerini Fransa’dan örnek alarak yapmıştır. Tanzimat’ın özellikle 1856-1871 döneminde Osmanlı Devletinde, Fransız kültür ve kurumlarını taklidi en ileri seviyeye ulaşmıştı. Sultan II. Abdülhamit bu dönemde ‘‘Fransız Asrı’’ demişti.[4] Bu dönemde pozitif bilimlere verilen önem verilmiştir. Mecmua-i Fünun adında Batılı düşünceleri halk arasında yaymak için bir gazete çıkarılmıştır.
1. Meşrutiyet Öncesi Sultan Abdülaziz Dönemi:
Sultan Abdülaziz, 1277 yılında 32 yaşında Osmanlı Devletinin tahtına oturmuştur. Kişiliği sert yapısı, asabi tavırları, cesur yüreği ve cevval[5] biri olarak tanılan bir kişiydi. Veliahtlığı zamanında İstanbul’da halkın arasında gezmesi, halk tarafından sevilmesine neden olmuştur. Osmanlı Devletinin başına geçen Abdülaziz, hükümdarlığının ilk yıllarından başlayan ıslahat faaliyetleri sebebiyle kendisine karşı halk tarafından büyük bir sevgi gösteriliyordu. Sultan Abdülaziz’in en önem verdiği konuların başında gelen ise ordu ve donanmanın tensik, tanzim edilmesi ve yeni durumlara göre yenilenmesi idi. Avrupa’dan alınan borç paraların büyük bir bölümü ile ordu ve donanmanın yenilenmesi için kullanmıştır. Sultan Abdülaziz ordu ve donamayı bütün devlet işlerinden daha önemli görmüş, orduya yeni silahlar alarak güçlendirmiştir. Osmanlı devleti Abdülaziz zamanında İngiltere ve Fransa donanmalarından sonra önemli bir donanma haline gelmiştir.[6]
2. Yeni Osmanlılar Fikri
“Yeni Osmanlılar Fikri” denince akla ilk gelen Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan olmaktadır. Bu uygulamalara o günlerin dünya siyasi literatüründe “Meşrutiyet” sistemi adı verilmiştir. Günümüzdeki demokratik sistemin temeli ve başlangıcı olan sistem en mükemmel bir şekilde o dönemde İngiltere’de uygulanıyordu. Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi ülkelerde kısmen uygulanıyor olduğunda bahsedilmektedir. Bu dönemde Osmanlı Devleti dâhil komşuları Rusya ve İran’da mutlakıyet’ten meşrutiyet’e geçme mücadelesi vermektedirler. XIX asrın üçüncü çeyreğinde ortaya çıkan Yeni Osmanlılar fikri, bu tezahürün ileri bir seviyesi olmuştur. 1839 ve 1856 Islahatları birer “Bürokrat Hareketi” sayılmaktadır. Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan istek ve uygulamalarını esas alan Yeni Osmanlılar fikri ise, bir “Aydın Hareketi” olmuştur. Yeni Osmanlılar hareketi Tanzimat ve Islahat Fermanları uygulamalarının ülkeyi kurtarmada yeterli olmayacağı düşüncesinden yola çıkarak o günlerin siyasal sistem literatüründe hâkim Meşrutiyet’in alınması esasına dayanılmış, Saray’ın ve bürokrasinin keyfi davranışlarını kısıtlamaya yönelik kanun ve halk hâkimiyeti esasına dayalı bir yönetim sistemi fikri doğmuştur.[7]
Osmanlı Devleti’nin politik gazeteciliğinde Türkiye ilk defa olarak, 1860-70 yıllardaki meşrutiyet hareketinin ideologlarını Türkiye’de burjuva-liberalizm ideolojisinin ilk söz sahipleri olarak fikirlerini açıkça gösteren yazılar yayınlamıştır. Yani Osmanlılar kendilerine ait olan devlet ve hukuk teorisi yaratmış değillerdir. Buna rağmen onlar Avrupalı düşünürlerin ve Fransız maarifçilerin fikirlerini, Türkiye’de yerleştirmek için büyük gayret göstermişlerdir. Özellikle, Ali Süavi, Namık Kemal, Agâh Efendi, Ziya Paşa ve Şinasi gibi Batı kültürüne sahip şahıslar, Meşrutiyet’in devletin kötü gidişatına dur diyeceğine içten içten inanıyorlardı.[8]
Yeni Osmancılık fikri, birden ortaya çıkmamış, geniş bir zaman diliminde çeşitli etkenlerin tesirinde kendisini göstermiştir. Bu etkenler şöyledir: Batılı örneklerde Osmanlı reform süreci, Avrupa’ya tahsil için öğrenci gönderilmesi, 1789 Fransız ihtilalının tesirleri, yabancıların gazete çıkarmaya başlamaları, Osmanlı aydınlarının gazete çıkarmaya başlaması, Hariciye Nezareti’nde “Tercüme Odası” açılması, Mason Localarının açılması, Hristiyan unsurların bünyelerinde yaşanan yenilikler bunlar gibi birçok örnek sayılabilir.[9]
3. V.Murad’ın Saltanatı ve Abdülhamid’in Tahta Çıkışı
Sultan Abdülaziz’den sonra V.Murad Osmanlı Devletinin başına geçmiştir. V.Murad hükümdarlık süresi 93 gün sürmüştür. Padişahlığı süresince saraydan dışarı çıkmamıştır. V.Murad tahta çıktıktan sonra kardeşi Şehzade Abdülhamid ‘‘ Veliaht’’ unvanını kazanmıştır. Sultan V.Murat’ın padişahlık yapamayacak derecede hasta olduğunu gören Abdülhamid Osmanlı Devleti tahtına çıkmak için ümitleri artmıştır. Bu süreçten sonra çalışmalara başlamış ve bizzat Midhat Paşa’ya Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz vererek Osmanlı Devletinin tahtına çıkmıştır. Eğer söz vermeseydi Midhat Paşa ve beraberindeki arkadaşları saltanatın verasetini değiştirebilecek güce sahiptiler.[10]
Osmanlı devletinin başına geçen II. Abdülhamid Han, Osmanlı padişahları arasında otuz dördüncü ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusudur. Daha genç yaşında zekâsı ve siyasi kabiliyeti ile çok önemli yerlere gelmiştir. II. Abdülhamid 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’yi kabul etmiştir. Böylece meşruti yönetime geçmiş oluyordu. Aslında bu anayasa padişah’ın yetkilerini kısıtlamıyordu. Yürütme yetkisini elinde bulunduran ve istediği zaman meclisi kapatıp açma yetkisi eline bulunuyordu. Ama yinede bu gelişmeler Batı toplumlarının etkisini ortaya çıkarıyordu. Kanun-i Esasi ile iki meclis kuruldu. Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi idi. Anayasaya göre meclis padişah’ın yetkisi ile kasım ayında açılıyor ve mart ayında kapanıyordu.
II. Meşrutiyet’i Hazırlayan Sebepler
Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet’i hazırlayan birçok sebep vardır. Bunlar iç ve dış sorunlar diye ikiye ayrılır. İçte; ekonomik buhran, iç isyanlar vardı. Dışta; Avrupalı büyük devletlerin imparatorluğun yönetimine doğrudan müdahale edebilmeleri, imparatorluğu bölme çabaları, parçalama ve tasarı çabaları şeklinde söylenebilir. Ancak, Meşrutiyet’in ilanında temel ilkenin gün geçtikçe çökmekte olan Osmanlı Devleti’ne yaşama gücü verebilecek, ona gücünü kazandıracak bir siyasi düzen değişikliği olarak sadece bir kısım aydınların ileri sürdüğü bir çözüm olduğunun da belirtilmesi gerekmektedir.
Osmanlı Devletini yönetenler, başta padişah olmaz üzere Meşrutiyet’i ilana zorlayan gelişmeler arasında ekonomik sebeplerde önemli yer tutmaktadır. Özellikle Batı’da gelişen büyük sanayi karşısında Osmanlı ekonomisinin çökmesi, kapitülasyonların ekonomiye zara vermesi ve bu çöküşü hızlandırması, Osmanlı topraklarını batının sanayi ürünlerinin sergilendiği açık bir pazar haline getirmesi, devletin dış borçlarının yüzünden mali iflas ile karşı karşıya kalması, aydınların siyasi düzerini yeniden kurmak veya yeni bir sisteme yenileşmek eğilimleri attığı kadar, devletin yönetme güzünü yitiren iktidardaki yönetimi de bu görüşe yöneltmiştir. Ekonomik ve sosyal bütün alanlarda çöken, bütün kurumları boş kalıplar haline gelen Osmanlı Devleti’ne karşı büyük devletlerin uyguladıkları sistem zor duruma düşürmüştür. Büyük devletlerin yardımları ile Osmanlı içerisindeki azınlık grupların ayaklanmaları görülmüştür. Bu ayaklanmalara büyük devletler para,silah hatta subay yardımı yapmışlardır. İşte bu yardımlarla Sırplar, Bulgarlar, Rumlar, Hırvatlar, Ermeniler gibi Türk olmayan milletlerin kendi devletlerini ve bağımsızlıklarına kavuşma yolunda büyük yardımları olmuştur. İşte bu isyanlara Osmanlı donanmasının başarısız ve hükümetinde aciz kalması sorunları arttırmıştır.[11]
Devleti kalkındıracak ve kurtaracak tek çarenin Meşrutiyet rejimini benimsemeye başlamışlardı aydınlar.İşte bu ortamda Sultan Abdülaziz’inde keyfi tutumu ve ona Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın da aciz ve başarısız kalışı, iç buhranı son safhaya ulaştırmıştır. Devletin maliyesinin ordu ve saray masrafları yüzünden bozulmasına neden olmuştur. Ekonominin bozulduğu ve borçlarının faizlerinin ancak yarısı ödeyebilecek hala geldiği haberi, Avrupa borsalarında büyük bir velvele oluşmasına neden olmuştur. İngiltere ve Fransa hükümetleri kendi halkı tarafından baskıya uğradı ve bu işe müdahale etmelerini istemişlerdi. Kırım savaşının öcünü almak isteyen Rusya bir süreden beri besleyip yetiştirdiği Sırp, Bulgar, Hırvat militanları Balkanlarda büyük bir isyan çıkarmıştır. Bu isyanlar sırasında Rus propagandası ile Türklerin Balkan yarımadası Hristiyanlarını imha etmekte oldukları hem ekonomik hem de askeri müdahaleyi gerektiren bir mesele çıkmış oluyordu.[12]
III. Meşrutiyet Yönteminin Kurulması için Yapılan Çalışmalar
Tanzimat Fermanının üzerinde en fazla durduğu konu eşitlik olmuştur. Özellikle çeşitli dinlere mensup Osmanlılar arasında eşitlik prensibinin uygulanması yoluna gidilmiştir. Tanzimat devri, meşrutiyet rejiminin kurulabilmesini sağlayan şartları, zümreyi ve havayı yaratmıştır ki, bu zümre “Genç Osmanlılar”dır.[13]
Genç Osmanlılar, 1865 tarihinde İstanbul’da “Genç Osmanlılar Cemiyetini” kurmakla adlarını duyurmuşlardır. Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavî, Ziya Paşa, Agâh Efendi bu çatı altında, bütün ayrılıklarına rağmen padişahın mutlak otoritelerine karşı ilk muhalefeti teşkil etmişlerdir. Çoğu Avrupa ihtilallerini görmüş olan bu insanlar Tanzimat’ın siyasî düşüncesini olgunlaştırmışlar ve ilk Genç Osmanlılar hareketini meydana getirmişlerdir. Onlar sayesindedir ki Osmanlı tarihinde ilk defa, birey iktidar kapsamından çıkarılmış, kişisel hürriyet rejiminin hukukî garantilere bağlanması bu yönden çağdaş devlet formülüne varılması tezi savunulmuştur.
Sultan Abdülaziz’in Tanzimat Fermanı ilkelerine aykırı olarak şahsî ve keyfî hareketleri, Avrupa’da yetişen Genç Osmanlılardan bazılarının ilk defa olmak üzere siyasî bir parti halinde birleşerek hürriyet ve meşrutiyet yolunda mücadele bayrağı açmalarına sebep olmuştur. Cemiyet önce “İttifak-ı Vatan Cemiyeti” adında kuruldu. Osmanlı hanedanından iki şehzade, Murad ve Abdülhamit cemiyete ilgi gösterdiler. Cemiyetin maddi dayanağı ise hanedanından Mustafa Fazıl Paşa idi. Genç Osmanlılar bir süre sonra Paris’e giderek çalışmalarını orada sürdürdüler. Ali Suavî Muhbir, Ziya Paşa ile Namık Kemal Londra’da Hürriyet gazetesini çıkarmaya başladılar. Ancak cemiyetin maddi dayanağı olan Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğini çekmesi üzerine dernek üyeleri İstanbul’a dönmek zorunda kaldılar. İstanbul’da İbret gazetesini kiralayarak fikirlerine bir yayın organı bulmak istediler. Namık Kemal ve arkadaşları hiç kuşkusuz Meşrutiyetin gerçekleşmesini istiyorlar ve bunun için bütün imkânları ile mücadele ediyorlardı. Yazdıkları yazılarla ile basını iyi kullanıp arkasına aldığı bir kitle ile güçlendiler ve istediklerini yaptırma yolunda hızlı ve emin adımlarla yürümüşlerdir.[14]
Mithat Paşa, tahta geçmeden önce, Abdülhamid ile buluşarak adeta pazarlığa girişmiş ve meşrutiyeti ilân edeciğine dair ondan kesin olarak teminat almıştı. Sultan V. Murat’ın tahttan indirilmesi kararlaştırıldıktan sonra, Sadrazam Rüştü Paşa, Şehzade Abdülhamid’i Maslak çiftliğinde ziyaret ederek hükümet idaresi hakkında düşüncenin öğrenmek istediler. Maslak görüşmesinde Abdülhamid ile Mithat Paşa arasında Kanun-ı Esasî ve Meşrutiyet’in ilânı kararlaştırıldığı da ileri sürülmektedir. Önce sözünü tutmamakla direnen padişah, daha sonra saltanat’ın tehlikeye gireceğini anladığı vakit mecburen baskılar altında sözlerini yerine getirmiştir.[15]
IV. Kanun-i Esasi ve I.Meşrutiyet’in İlanı
Midhat Paşa böyle bir imparatorluğun tek kurtuluş yolunun Meşrutiyet idaresi olduğunu düşünmekteydi. Artık devletin mukadderatını bir tek şahsın keyfine ve iradesine bağlı görme devrinin geçtiğini düşünüyordu. Osmanlı tebaasının bütününü devletin mukadderatı ile alakalandırmak, ancak imparatorluk için garanti bir yoldu. Bu suretle, yabancı devletlerin asırlardan beri Hristiyanları koruma bahanesiyle Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmelerine de engel olunacaktı.
Midhat Paşa sadrazam olduğu sırada Meclis-i Mebusan toplantıya çağrılmıştı. Kanun-i Esasi ise henüz ilan edilememişti. Çünkü Midhat Paşa’nın hazırlamış olduğu bir tasarı üzerinde halen bir tartışma devam etmekte idi. Çünkü Midhat Paşa, bütün gayretini bu mesele üzerine toplamıştı. Başlıca tartışma konusu, padişah’ın hukukunun tespit etmek idi. Sarayın müşavir heyeti ve vükela heyetinin bir kısmı saltanat hukukunu koruma endişesiyle tasarının 113. Maddesinde, padişah’ın kendilerinden şüphe duyduğu bir kimseyi sürgüne gönderme yetkili olduğuna dair bir hüküm koymak isteniyordu.
II. Abdülhamit Han, maddenin bu şekilde kabul edilmediği takdirde Kanun-i Esasi’nin ilan edilmeyeceğini söylemişti. Mahmut Paşa, Cevdet Paşa ve Ahmet Vefik Paşa zaten bütün bütün Kanun-i Esasi’ye muhalif olduklarından dolayı, onu değerinden düşürmek için Padişah’ın görüşünü savunmuştur. Bu durumda Midhat Paşa da durumu kabullenmek zorunda kalmıştır. Bu madde şu suretle kabul edilmiştir: “hükümet-i saniyenin emniyetini selb ve şüphesini celbedenleri ve neşri eracifi müzirri ile azhan-ı nas-ı ifsada çalışanları memalik-i mahruseden ihraç ve tebit etmek, münhasıran zatı hazreti Padişah’ın yedi iktidarındadır.”[16]
Kanun-i Esasi; on sekiz yüksek mülki memur, on’u ulemadan, ikiside de ferik (Orgeneral) rütbesinden asker olmak üzere 28 kişilik bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Bu komisyonda iki tane Hristiyan vatandaş vardı. Namık Kemal ve Ziya Paşa da yer almıştır bu komisyonun içerisinde.
1. Kanun-i Esasînin İlânı
Hukuk tarihimizde ilk anayasa olarak kabul edilen 1876 Kanun-u Esasisi aynı zamanda meşrutiyetin de hukukî teminatı sayılmaktadır. Mezkûr anayasa, Server Paşanın başkanlığında 16 mülkiye memuru, 10 ilmiye mensubu, 2 ferik rütbeli asker ve 3 Hristiyan müsteşardan müteşekkil bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Mithat Paşanın “Kanun-u Cedit” adını verdiği tasarıyla Sait Paşanın tercüme ettiği Fransız anayasası ve 1831 Belçika anayasası örnek alınarak Kanun-i Esasi taslağı hazırlandı ve Mithat Paşa başkanlığındaki Heyet-i Vükelâya sunuldu. Anayasa hazırlıklarına bigâne kalamayan Osmanlı efkâr-ı umumiyesinde şiddetli bir inşikak ortaya çıktı. Ahmet Mithat Efendinin taktığı isimle hilafgirân ve tarafgir’an arasındaki tartışmalar belki “nazenin hürriyeti ürkütüp istibdadın avdetine” sebep olacak kadar şiddetliydi. Tarafgir’anın anayasaya niçin tarafgir olduğu az çok belli olmakla birlikte; hilafgirânın muhalefet sebebi aynı derecede mütecanis değildi. Hilafgirân içerisinde Cevdet Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhü’l-vüzerâ Namık Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Kazasker Şerif Muhittin, Mirmiran Ramiz Paşa, sabık Meclis-i İcraat üyelerinden Rıza Paşa gibi etkili isimler de yer alıyordu. Muhaliflerin etkisini göstermek için, padişaha sürgün yetkisi tanıyan meşhur 113. maddenin Mithat Paşaya zorla kabul ettirildiği söylenmektedir. Bu teze göre; kişi güvenliğini tehdit eden bu yetki, hilafgiranın baskısı neticesinde ve onların tenkitlerini yumuşatmak maksadıyla anayasaya vazedilmişti. Halbuki Mithat Paşanın, muhaliflerden yukarıdakilerin son üçünün de içinde bulunduğu bir grubu sürgüne göndermesi, bu maddenin anayasaya derpişi konusunda pek de zorlanmadığını göstermektedir.
Tartışmalı bir hazırlık devresinin ardından, Sultan II. Abdülhamid tarafından da kabul edilen Kanun-i Esasî 23 Aralık 1876 (1293)’ da ilan edildi. Bu tarih, manidar bir tevafukla Tersane (Haliç) Konferansının ilk gününe rastlıyordu. Bu tevafuk bazılarının aklına, anayasanın aslında dâhilî ihtiyaçtan değil Avrupa’yı susturma ihtiyacından kaynaklandığı şüphesini getiriyordu. Zira Haliç Konferansı 23 Aralık 1876-20 Ocak 1877 tarihleri arasında Avrupalı devletlerin Balkanları görüşmek üzere topladığı konferanstı. Avrupalılar bu konferansın sonunda aldıkları bir kararla Osmanlı devletini Balkanlarda ıslahat yapmaya çağırdılar. Islahat talebi içeren bu kararı görüşmek üzere Sultan Abdülhamid, anayasada öngörülen Meclis-i Umumî henüz oluşmadığından, 60’ı Hıristiyan toplam 240 üyeli olağanüstü bir meclis topladı. Bu meclis mezkûr talebi kabul etmedi. Bunun üzerine Avrupalılar 31 Mart 1877’de Londra Protokolünü imzalayarak bu talebi yinelediler. Osmanlı Hükümeti 10 Nisan 1977’de bu talebi de reddedince Rus hükümeti 24 Nisanda savaş ilan etti. İçtimaî hafızamızda 93 Harbi olarak yer eden ve hatırladıkça kalbimizi inciten elim hadiseler böylece başlamış oldu. Sonradan yaşananlar, Balkanlarda İslam-Osmanlı hâkimiyetini sona erdirdiği gibi meşrutiyetin ömrünü de kısaltacaktı.
2. Birinci Meşrutiyet Devri
Osmanlı İmparatorluğu'nda gerek I. Meşrutiyet'in ilânı ve ilk Meclis-i Mebûsân'ın toplanışı ve gerekse II. Meşrutiyetin ilânı ile 25 Temmuz 1908 de Meclis-i Mebusan'ın açılışı, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Dünya'da anayasal hareketlerden yönünden büyük olaylar olarak tanımlanır. Her iki meclisin açılmasına ve Kanun-i Esasilerine karşı, o zamanlar lehte ve aleyhte büyük tepkiler olmuştur.[17]
İlk Kanun-i Esasiyi, her ne kadar Genç Osmanlıların ve aydınların büyük bir bölümü arzu etmişlerse de, 113. maddeden dolayı memnuniyetsizliklerini ifade etmekten de geri kalmamışlardır. Bunların dışında, mutaassıplar, muhafazakârlar, devlet adamlarının içersinde yerini, refahını, kendi kudret ve yeteneğinden çok, padişahın lütfü sayesinde kazananlar, köle menşeli saray mensupları, Kanun-i Esâsiye muhalif olmuşlardır.
Ancak I. Meşrutiyet dönemi öncesi asıl muhalefet hareketini, Tanzimat döneminde ortaya çıkan ve Genç veya Yeni Osmanlılar olarak isimlendirilen aydınlar başlatmışlardır. Yeni Osmanlılar 1865’te İstanbul’da gizlice örgütlenmişlerdir. Bu örgüt Enver Ziya Karal tarafından “ilk muhalefet partisi”[18] olarak kabul edilmiştir. Kendilerine devleti kurtarma görevini yükleyen Yeni Osmanlılar, düşüncelerini İslâmi bir söylemle ifade etmişlerdir. İlk başlarda, bir muhalefet aracı olarak kullandıkları İslâm, zamanla düşüncelerinin temelini oluşturmuştur. İslâmi söylemi, iktidarı ele geçirmek, düşüncelerini en iyi şekilde ifade edebilmek için ve düşüncelerinin yasal dayanağı olarak kullanan Yeni Osmanlılar, aynı zamanda batılı değerler sistemine, İslâmi bir karşılık bulmak yolunu da seçmişlerdir. Yeni batılı değerleri İslâmi bir söylemle dile getirerek ve yorumlayarak, bu değerlerin Müslümanlar tarafından daha kolay kabul edilmesini sağlamaya çalışmışlardır.
3. Ayan Meclisi
Çift meclis sisteminin ilk tarihî tecrübesini Birinci Meşrutiyet devri ile yapmış olduk. 1876 Kanunu Esasiyle kabul edilen çift meclis sistemi zamanında, ayni sistemi uygulayan devletler büyük bir çoğunluk meydana getirmekteydi. İngiltere, Fransa, Macaristan, İspanya, Prusya, Avusturya, İsveç, Danimarka, Almanya, Hollanda İsviçre gibi Avrupalı devletler bu sistemin öncüsü durumundaydı. Bunlardan başka, Avrupa dışında kalan birçok devletlerde de çift meclis usulü kullanılmakta idi.
Ayan Meclisi, tıpkı Mebusan Meclisi gibi, Hükümdarın iradesiyle her senenin Kasım ayında toplanacak ve çalışmalarına Mart ayı başına kadar devam edecekti. Ayan Meclisinin teşkili tamimiyle Hükümdarın irade ve arzusuna tâbi kılınmıştı. Vekillik, valilik, ordu müşirliği, elçilik, patriklik ve hahambaşılık memuriyetlerinde bulunan kişiler arasından Padişah istediklerini bu meclise üye tayin edilebilirdi.[19] Bu meclise üye olmanın bir şartı daha vardı. Üye olmak isteyenlerin 40 yaşından büyük olması lazım idi.[20] Ayan Meclisine seçilen kişi sayısı hiçbir zaman Mebusan Meclisindeki kişi sayısını geçemez idi. Ayan Meclisinin sayısı buna göre ayarlanmış gerek birinci Meşrutiyet gerekse ikinci Meşrutiyet devrinde bu miktar genellikle 44 veya 48 civarında olmuştur.
Olağanüstü hallerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umumi daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi.
Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Ayan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanunu Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi.
Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları Ayan heyetine gelir ve burada dinî, ahlâkî, iktisadî, sosyal, askerî v.b. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Ayan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı.
İlk Ayan Meclisi, İkinci Abdülhamid’in emri ile Dolmabahçe Sarayı’nda Meclis-i Umumi’yi açtığı sırada işe başladı. Sever Paşa başkanlığında ilk kez toplanıldı. Abdülhamit Meclis-i Mebusan dağıtınca çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti.[21]
4. Mebusan Meclisi
Meclis-i Mebusan, Parlamenterler Meclisi anlamına gelmektedir. Osmanlı Devletinde, 23 Aralık tarihli Anayasa'ya göre kurulmuş ve I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet dönemlerinde görev yapmış yasama organıdır. Seçim yoluyla iş başına geçerlerdi. Ayan Meclisi gibi padişah tarafından değil ülkede genel bir seçim olur, o seçim sonucu kazananlar mebus olma özelliği kazanıp meclise girerlerdi. Bu meclis de Türk, Ermeni, Rum, Çerkez, Laz, Kürt gibi farklı milletlerden seçilen mebuslar vardı. Her toplum Osmanlı devleti içerisindeki nüfusa göre mebus çıkarırdı. Ama genelde azınlıklar nüfuslarına göre daha çok mebus çıkarttığı ortadır. [22]
31 Mart 1877’de çalışmalara başlamışlardır. İlk Meclis-i Mebusan 115 parlamenter ile toplanmışlardır. Çalışmalarına devam eden meclis, aynı yılın Haziran ayında dağılmıştır.
V. Birinci Meşrutiyet Kapanışı
Meclis-i Mebusan’ın ilk genel toplantısı 20 Mart 1877’de Dolmabahçe sarayının Muayede salonunda icra edilmiştir. Taht yerine Topkapı Sarayı’ndan getirilen Taht-ı Hümayun kurulmuştu. Tahtın sağ tarafında Heyet-i Vükela, Mebuslar, Ayan üyeleri, Milel-i Müttehide-i Osmaniye’nin ruhani başkanları, Danıştan ve Adliye mensupları oturuyordu. Sol tarafında da Şeyhülislam, Kazasker ile Mevali ve ilmiye sınıfının ileri gelenleri yer almıştır. Bunların arkasında ise askeri erkân ile kordiplomatik[23] duruyordu. II. Abdülhamid, yanında kardeşi Veliaht Reşit Efendi ile Şehzade Kemaleddin Efendi olduğu halde tahtın yanında ayak da duruyorlardı. Hazırladığı açılış nutkunu Said Paşa okudu. 1877-1878 Türk-Rus savaşlarının bütün cephelerde ağır bir bozguna sonuçlanması ve Rus ordularının Ayestefanos’a kadar ilerlemesi üzerine savaşa devam veya barışı kabul etmek şıklarından birinin benimsemesini görüşmek üzere Yıldız sarayında yapılan fevkalade toplantıda Meclis-i Mebusan temsilcisi İstanbul milletvekili Astarcılar kethüdası Ahmet Efendi’nin, devletin ve savaşın yönetimini tenkit eden konuşması II. Abdülhamit’i tedirgin etmiştir. Bunun üzerine Ahmet Efendiye verdiği cevapta Padişah, “Ben artık ceddin Sultan Mahmud’un yolunda gitmek zorunda kalacağım” derken, asıl niyetini herkese göstermiştir. İşte bu konuşma artık meşrutiyet’in sonunun geldiğini göstermiştir. 93 Harbinin yeni rejimin adamlarının sebep olduğunu ima etmek istemiştir. Birinci Meşrutiyet’in sonu ve İstibdat Devri’nin başlangıcı olmuştur.[24]
II. Abdülhamid’in padişahlığı sırasında 1878 yılında Meclis-i Mebusan’nın muvakkatten tatilinden sonra, yıllık geçtikçe koyulaşan, yetkilerin büyük ölçüde saray’da toplandığı bir mutlakıyet düzeni kurulmuştur.[25]
SONUÇ
Osmanlı içine düştüğü kötü durumdan çıkmak için birçok hareket yapmıştır. Ama bu yapılan çalışmalarda dış güçlerin etkin olması sonucu devletin çıkarlarını zedeleme yoluna gitmiştir. Dış ülkelerin, Osmanlı toprakları üzerindeki planları ve bu hasta adamı nasıl devirmeyi planlarken devletin başında olan kişiler bunu görmezden gelip, kendi saltanatını koruma yoluna gitmiştir. Saltanatı için belki de topraklarını kaybetmeyi göze almışlardı. İşte böyle bir buhran için çıkış yolunu sadece rejimin değişikliği ve anayasal düzene geçmek olduğunu düşünen bazı aydınların başlattığı fikir akımı Osmanlı devleti içinde yakın bulmuştur. İşte bu aydınların fikirlerini gazete yoluyla da halk duyurması sonucu arkalarında büyük bir kitle olmuştur. Tahta çıkmak, saltanatın sahibi olmak için II. Abdülhamid bu aydınların bütün söylediklerini kabul etmiş, tahta çıkınca meşrutiyet ve anayasa’yı kabul edeceğine dair söz vermiştir. İlk başta bu sözü tutmama yoluna gitse de baskıların artması sonucu hem Kanun-i Esasi’yi hem de I. Meşrutiyet’i kabul etmiştir. Anayasal bir döneme giren Osmanlı’da ilk başlarda her şey yolunda gitse de daha sonra Padişah, azalan yetkilerini geri almasını istemesi sonucu Osmanlı-Rus savaşlarını bahane ederek elinde bulundurduğu yetki ile Meşrutiyet yönetimine son vermiştir. Son vermesi önceleri savaşa karşı bir tedbir olarak sanılsa da daha sonra ki çalışmalarıyla kendi saltanatını koruma ve bütün yetkileri sarayda toplama amacı istediği ortaya çıkmıştır. Otuz yıl sonra Jön Türklerin çabalarıyla Meşrutiyet yönetimi kurulmuştur.
* Karadeniz Teknik Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, I.Öğretim, I.Sınıf, Numara 249312.
[1] Süleyman Kocabaş, Sultan Abdülaziz ve I.Meşrutiyet, İstanbul, 2001,s.1.
[2] Tolga Uslubaş, Yılmaz Keskin, ‘‘ Meşrutiyet ’’, Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, s.388.
[3] İbrahim Olgun, ‘‘ Namık Kemal Kuşağı ’’, Türk Tarih Kongresi, Ankara 1983, s.1763.
[4] Kocabaş, a.g.e. s.34.
[5] Cevval: Davranışları çabuk ve kesin olan.
[6] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi, Ankara 1967, s.1.
[7] Kocabaş, a.g.e. s.68-69.
[8] Yasin Karaca, “Meşrutiyet”, Berikan Tarih Ansiklopedisi, s.429.
[9] Kocabaş, a.g.e. s.69.
[10] S.Rızaj, ‘‘ İstanbul Konferansı Kararlarının Niteliği ve Neticeleri ’’, Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1983, s.1772.
[11] Erhan Afyoncu, “On Soruda Birinci Meşrutiyet”, Popüler Tarih, İstanbul, 2001, s.18.
[12] Yılmaz Öztuna, “Meşrutiyet”, Türk Ansiklopedisi, Ankara, 1976, s.58.
[13]Ahmet Cevat Balta, Özgürlük Babası Midhat Paşa, Simurg Kitapevi, Ankara, 1991, s.80.
[14] Tevfik Ebüzziya, Yeni Osmanlılar Tarihi, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2004, s.89.
[15] Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, c.1, Remzi Kitapevi, İstanbul, 2000, s.147.
[16] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, C.VIII, 2. Baskı, Ankara, 1977, s.217.
[17] Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, Timaş Yayınevi, İstanbul, 2010, s.76.
[18] Karal, a.g.e. s.313.
[19] Kanun-i Esasi, Madde 60.
[20] Kanun-i Esasi, Madde 61.
[21] Karal, a.g.e. s.315
[22] Karal, a.g.e. s.318
[23] Kordiplomatik: Bir ülkede bulunan yabancı diplomatların, temsilcilerin tamamı.
[24] Öztuna, “a.g.m.”, s.60.
[25] Sina Akşin, “II. Jön Türk Hareketinin Dönemlendirilmesi”, Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1983, s.1789.